Seyahat
Il Borro
Bir yerin içinde, biraz daha kendim olmak.

- Tarih
- 22 Ekim 2026
- Konu
- Seyahat
- Okuma
- 12 dk okuma
- Yazan
- Gülen Ekim
Büyük demir kapı açıldığında, ardında ince bir yol belirdi önümde. İki yanına dizilmiş selvi ağaçları gökyüzüne doğru uzanıyor; aralarında kalan boşluk, bakışımı yolun sonundaki eski taş binaya taşıyordu.
Selvilerin o ince, zarif, koyu yeşil duruşunu çok seviyorum. Manzaranın içindeki birer noktalama işareti gibiler. Nereye bakacağımı söylemeden bakışıma yön veriyor, gökyüzüyle toprak arasında bulunan uzun bir düşüncelerimi ayakta tutuyorlardı sanki.
Aralarından ilerlerken yolun yalnızca bir binaya çıkmayacağını hissettim. Demir kapının dışında kalan günümle, birazdan başlayacak olan arasında bir mesafe açılıyordu ben ilerledikçe. Aynı bendim; telefonum, işlerim, zihnimde birbirine yetişmeye çalışan bütün cümleler benimleydi. Ama o ince yol boyunca sanki hepsinin sesi yavaş yavaş geride kalıyordu.

Eski taş binaya yaklaştıkça, selvilerin arasından gördüğüm o bütün küçük ayrıntılara açılmaya başladı gözümde. Binanın duvarı tek bir renkten oluşmuyordu mesela; bazı taşlar ışığı yüzeyinde tutuyor, bazıları daha derinde, serin kalıyordu. Binanın önüne vardığımda Bakışım aralarındaki boşluklarda, zamanla yumuşamış kenarlarda dolaştı. Yol boyunca içimde açılan sessizliğin burada, bu eski binanın yüzünde bir karşılığı vardı artık.
Tüm Mekânların içerisinde zaman geçirirken malzemelerin birbirine ne söylediğini düşünürüm hep. Burada gözüm önce taşın çevresine nasıl yerleştiğine takıldı. Toprakla, ağaçlarla, önünden geçen yolla arasında uzun zamandır süren bir yakınlık vardı aralarında. Binanın nerede bittiğini açıkça görebiliyordum ama buraya ait oluşunun sınırını çizemiyordum zihnimde.
Bakışım bir ayrıntıdan diğerine geçerken, ona dair bir fikir üretme isteğim yavaşça yerini meraka bıraktı. Bu yüzeyin nasıl olması gerektiğinden çok, nasıl bu hâle geldiğini, hangi yaşanmışlıkları içerdiğini düşünürken buldum kendimi.
Taşların arasındaki gölgelerde, bir yere uzun süre ait olmanın sessizliği vardı. Eski binanın duvarı, önünden geçen her hayatın içinde başka bir anlam bulmuştu. Kimi için evinin sınırı olmuş, kimi için dönüşün ilk işareti, kimi için de her gün gölgesinden geçtiği, varlığına alıştığı bir yüzey. Ona verilen anlamlar değişirken taşlar aynı yerde kalmış, insanların kendi hikâyelerini yaslayabilecekleri bir yere dönüşmüştü.
Üzerine eklenenler, önüne yerleştirilenler, yıllar içinde ona yönelen ya da ondan çekilen bakışlar… Hiçbiri eski taş binanın o duvarındaki varlığın bütününü tarif edemiyordu. Görünmediği zamanlarda da oraya aitti bu bina. Birinin onu yeniden keşfetmesini beklemeden, düzeltilmeye ihtiyaç duymadan.
Karşısında durmak içimi rahatlattı. Her şeyin kıymetini bir müdahaleyle ortaya çıkarmaya çalıştığımız şu dönemde, bu binanın duvarında yaş almanın inceliğini gördüm. Geçen yıllar yüzeyine yerleşmişti o taşların. Onları üzerinden almak, güzelliğinin bir kısmını da almak gibi geldi bana. Baktıkça, kendi üzerimde zamanın bıraktığı izlere ne kadar az şefkat gösterdiğimi düşündüm. Oysa burada gördüğüm anda beni derin düşüncelere götüren şey, hayatın bu taşlara dokunmuş olduğunun hâlâ görülebilmesiydi.
Bu bana bazen özenin, bir şeykerde sürekli eksik aramayı bırakıp onun taşıdığı yaşama yer açabilmek olduğunu hatırlattı bir kez daha.
Bu düşünceyle köyün içine doğru yol almaya başladım. Yolun kıvrıldığı yerlerde manzara da küçük küçük açılıyordu. Bir çatının üzerinden uzaktaki tepeler görünüyor, biraz ilerleyince gözüm pembe çiçeklere takılıyordu. Çiçekler taşların yanında büyümüş, taşmış, önlerindeki manzaraya biraz karışmışlardı. Eski evlerin yüzünde, ciddiye alınmak gibi bir derdi olmayan bir neşe vardı sanki.

Ahşap panjurlar, birbirine yakın çatılar, dar geçitler, bazen renkli cepheler… Bazı sokaklarda evler birbirine öyle yaklaşıyordu ki aralarında kalan gökyüzü ince bir kumaş şeridi gibi görünüyordu. Taşla tuğlanın yan yana geldiği yüzeylerde gözüm, bir zamanlar verilmiş kararların izini takip ediyordu. Aynı sokakta birkaç farklı el, birkaç farklı dönem hâlâ birlikte duruyordu.

Il Borro’nun güzelliği tek bir bakışta toplanmıyordu. Yürüdükçe başka bir ayrıntı beliriyor, dönüp baktığımda az önce geçtiğim yer değişiyordu.

Burada gözümün saatlerce aynı manzarada oyalanmasına izin verdim.
Az önce eski binanın taşlarında gördüğüm zaman, şimdi evlerin kapılarında başka bir dille karşıma çıkıyordu.Ahşabın koyulaştığı yerler, eşiğin hafifçe çukurlaşması, demirin etrafında birikmiş izler…

Kimler bu kapıları arkasından çekip gitmişti? Kim içeriden gelen bir sesi duymak için bir an beklemişti? Eve dönmenin rahatlığıyla uzanan el ile ayrılmadan önce son kez duran el, aynı yere mi dokunmuştu?
Bunları öğrenemezdim. Ama bilmediğim hayatların varlığı, o kapıları benim için daha anlamlı yapıyordu.
Ahşabına dokunduğumda, kendimi bir an için o kapının henüz tanımadığı biri gibi hissettim. Benden önceki bütün gelişlerin ve gidişlerin arasına, benim küçük ziyaretim de eklenmişti artık. İçimde o gün kendimle birlikte oraya taşıdığım ne varsa, bu eşik onların benzerlerini çoktan görmüş olabilirdi.
Benden önce de insanlar bir yere dönmek istemişti. Birinin içeride olmasını ummuş, bir şey söyleyemeden çıkmış, ertesi sabah yeniden başlamıştı.
Kendi duygularımın dünyaya yeni gelmediğini bilmekte beklenmedik bir yakınlık vardı. O yakınlığı düşünerek yürürken, başka bir kapının üzerindeki yazı beni durdurdu:
Botteghe artigiane animate in miniatura.

Türkçesi, “Minyatürlerle canlandırılmış zanaat atölyeleri.”
Ama o an ne anlama geldiğini bilmiyordum. Yine de bakmaktan kendimi alamadım.
Harflerin yüzeye yerleşme biçimine, aralarındaki mesafeye, yazının kapının üzerinde kapladığı o küçük yere bakıyordum. Birisi bu kelimeleri seçmiş, oraya koymuş, içeriye girmeden önce görülmelerini istemişti.
Kimdi o kişi?
Yazı ilk asıldığında biraz geri çekilip bakmış mıydı? Daha yukarıda mı olsun demişti, yoksa eliyle yerine oturtup işine mi dönmüştü? Kimi çağırıyordu o kelimeler? Yoldan geçeni mi, meraklı bir çocuğu mu, içeride yapılan işin kıymetini anlayacak birini mi?
Anlamını bilmediğim için yazıyı hemen tüketemiyordum. Bir bilgi olmadan önce, bir insanın orada bıraktığı niyet olarak görüyordum.
Kapının üzerinde, yıllar önce verilmiş küçük bir karar hâlâ birini durdurabiliyordu. O gün o kişi bendim.
İçerideki minyatür dünyaya bakınca bu his devam etti. Küçücük evler, atölyeler, gündelik hayatlar… Birinin başka insanların sıradan günlerine bu kadar dikkat etmiş olması dokundu bana.
Kendi hayatım böyle kurulsa, hangi ayrıntılarından tanınırdım?
Malzeme örnekleriyle ve notlarla dolu bir masa kesin olurdu. Birkaç açık dosya, bitirmeden yenisine başladığım bir yapılacaklar listesi. Bir de uzun sohbetler için kurulmuş bir sofra olsun isterdim.
Sonra kendime güldüm. Minyatür hayatıma bile önce çalışma masasını yerleştirmiştim.
O küçücük dünyanın ardından, buranın daha uzağını da görmek istedim. Otelden bir bisiklet aldım. Köyün içindeki ayrıntılardan, çevresini saran manzaraya doğru açılmaya başladım.
Selvilerin dizildiği yolda pedala bastıkça, ilk gelişimde baktığım ağaçların bu kez aralarından geçiyordum. Birbirlerinin ardından beliriyor, yanımdan geçip geride kalıyorlardı. Yolun uzaktan sakin görünen çizgisi, bisikletin üzerindeyken küçük eğimlerle birlikte bedenimde hissettiğim mesafelere dönüştü.
Bir yeri yürüyerek tanımakla bisikletle tanımak arasında sevdiğim bir fark var. Bisiklette manzara biraz sana doğru geliyor. Durup bakmak istediğin şeyi seçerken, hava yüzüne değiyor; bedenin de keşfe katılıyor. O gün merakımın iki tekerleği vardı.
Yol beni bağlara taşıdı.
Asmaların sıraları uzakta birbirine yaklaşırken, aralarındaki yeşil koridorlar bakışımı toprağın içine çekiyordu. Düzenli dikilmişlerdi ama yapraklar bu düzene kendi küçük itirazlarını eklemişti. Biri diğerinin önüne uzanmış, bir dal boşluğa taşmış, bir yaprak yüzünü gökyüzüne çevirmişti.
Bağların geometrisiyle yaprakların serbestliği yan yana duruyordu.
Bu birlikteliğe bakmayı sevdim. Bir tasarımda da aradığım şeylerden biri bu: Hayatı içine yerleşebileceğin kadar açık bırakılmış bir düzen.
Asma yapraklarının kıvrımlarında ışık küçük küçük tutuluyordu. Yeşil tek bir yüzey değildi; yaprağın damarında koyulaşıyor, kenarında inceliyor, arkasına geçen aydınlıkla başka bir renge dönüşüyordu. Uzakta manzara dediğim şey, yakından bakınca her biri başka türlü ışık alan binlerce küçük parçaydı.
Bisikletle aralarından geçerken, masada bir kadehe sığacak şeyin burada ne kadar geniş bir hayatı olduğunu düşündüm.
Sonra atların olduğu yere geldim.
Onları görünce bisikletin hızını düşürdüm. Kestane rengi olanın gövdesinde ışık genişçe duruyor, koyu renkli atlar ahşap yapının gölgelerine karışıyor, beyaz olan bütün yeşilin içinde bakışımı kendine çekiyordu.

Atların yanında, bakmanın başka bir hâli vardı. Bir ağaca ya da eski bir kapıya istediğim kadar bakabilirdim. Burada ise karşımdaki canlı da çevresini duyuyor, kendi dikkatini bir yerden başka bir yere taşıyordu. Başını çevirmesiyle, kulaklarının yönüyle, benim görmediğim bir şeye bakmasıyla manzaranın benden bağımsız bir tarafını açıyordu.
Aynı yerdeydik ama aynı dünyayı görmüyorduk. Ben onun güzelliğine bakarken o, yeni bir yabancıyı tanımaya çalışıyordu belki de.
Atları bir hikâyemin içine yerleştirmeden izlemek istedim. Boyunlarının çizgisini, yelelerinin düzensizliğini, yan yana duruşlarını, bedenlerinin farklılıklarını. Her şeyden kendime bir anlam çıkarma alışkanlığım biraz dinlendi onlarla birlikte.Böyle bir canlının yanında, onu bütünüyle anlayamadan da bir yakınlık hissedilebiliyordu insan.
Bisiklete yeniden bindiğimde, keşfetmenin her şeyi öğrenmek olmadığını düşündüm. Bazen bir yere ilişkin merakın, gördüklerinden sonra daha da büyüyordu içinde.
Şarap mahzeninde de böyle oldu.
Tuğla kemerler birbirinin ardından uzanıyor, iki yandaki fıçılar koridorun derinliğine doğru sıralanıyordu. Işık her kemerin iç yüzünde kısa bir süre kalıyor, sonra bir sonrakine geçiyordu. Tavanın tekrarı, mekânın içinde ilerleyen sessiz bir ölçü gibiydi.

Dışarıda asma yapraklarının üzerinde gördüğüm ışık, burada iyice süzülmüş, duvarlara yakın durmuştu. Bağlarda gökyüzüne açılan her şey, mahzende içeriye dönüyordu.
Fıçıların yuvarlak gövdeleri, ahşabın tonları, onları bir arada tutan koyu halkalar… Burada henüz içilmemiş bütün o şarapların varlığı, boş gibi görünen havayı bile dolduruyordu.
Bir kadehin öncesini düşünmek güzel geldi bana. Toprağın içinde başlayıp yaprağa, meyveye, bu loş mekâna kadar uzanan hayatı. Sofrada birkaç yudumda geçtiğimiz bir şeyin, bizden önce ne kadar uzun bir yolu olabiliyordu.
Mahzenden çıktıktan sonra çevreme biraz farklı baktım. Bağlar artık uzaktan güzel görünen sıralardan ibaret değildi. Yerin üstünde ve altında, birbirini görmeden devam eden bir bütün vardı burada.
Akşam sofraya oturduğumda, gün boyunca gördüklerim de benimle masaya geldi.
Il Borro’da masaya oturunca, günün içinde daha geniş bir yere geçmiş gibi hissettim. Bir sonraki saate doğru daralan o tanıdık his kayboldu.
Başımı kaldırdığımda açık renk ahşap kirişler tavanda tekrar ediyor, eğimli çatının çizgisi bakışımı mekânın içine taşıyordu. Taş yüzeyler, beyaz örtüler, yumuşak sarı ışık… Dışarıda gözümün alıştığı dünya, sofranın çevresinde de devam ediyordu.

Sonra tabaklar geldi.
Bazı yemeklere ilk lokmadan önce uzun uzun bakmak ve zihnimde fotoğraflamak istiyorum. Birkaç dakika sonra yalnızca damağımda bıraktığı lezzet ile hatırlayacağım bir güzelliğin karşısında durduğumu fark ediyorum.

Yemeklerin lezzeti kadar, etraflarında oluşan sohbetimi de hatırlıyorum. İlk lokmayla birlikte söylenen kısa bir şey, sonra başka bir konu, sonra tabağa yeniden dönen dikkat… Konuşma ve yemek birbirinin sırasını beklemek zorunda değildi. Yemek geldikçe, sohbet uzadıkça akşam da bize biraz daha yer açıyordu içinde.
Toskana’nın mutfak kültüründe sevdiğim o toprağa yakınlık burada hissediliyordu. Zeytinyağı, şarap, sebze, ev yapımı makarnalar; aynı çevrenin farklı ifadeleri gibi sofraya geliyordu.
Yediğim şey, bulunduğum yerin devamıydı sanki.

Bağların arasından geçmiştim. Mahzendeki fıçıları görmüştüm. Şimdi kadehi elime alınca, günün birbirinden ayrı sandığım parçaları birbirine yaklaşıyordu. Bir mekânın da aslında tadına böyle bakılabildiğini düşündüm. Gözümle gördüğüm yerin, damağımda da bir karşılığı vardı o akşam.
Sofrada hissettiğim uyum, tasarımda hep aradığım uyumla akrabaydı. İyi kurulmuş bir odada her malzeme kendini duyurur ama hepsi aynı anda öne çıkmaya çalışmıyordu. Birinin sıcaklığı, diğerinin sertliğini taşıyor, Bir boşluk, yanındaki nesneye nefes veriyordu.
Burada da tatların birbirine bıraktığı yer vardı.
Ben o yerin içinde rahatladım.
Ne yemeği hemen tarif etmek ne de sohbeti bir sonuca bağlamak gerekiyordu. Bir cümle yarım kalabiliyor, bir lokma için susulabiliyor, sonra kaldığımız yerden devam edebiliyorduk. Sessizlik masaya geldiğinde kimse onunla ilgilenmek zorunda kalmıyordu; biraz oturuyor, sonra kendiliğinden kalkıyordu.
O sessizliklerden birinde, kendi tadına güvenmek böyle bir şey olabilir mi diye düşündüm. Bir sofrada, bir mekânda, bir insanın yanında; bütün ayrıntıların açıklanmadan da anlaşılabileceğine biraz güvenmek…
Yemekten kalkıp odaya dönmek için yeniden sokağa çıktığımda, günün ışığı çoktan çekilmişti. Az önce sofrada hissettiğim o rahatlık benimle birlikte yürümeye başladı.
Köyün gündüz gördüğüm yüzü geri çekilmişti artık. Sarı ışık taşların üzerine eşit dağılmıyor; bir çıkıntıyı aydınlatıp hemen arkasını karanlık bırakıyor, yüzeylerde gündüz fark etmediğim küçük derinlikler açıyordu. Sokak, ışığın ulaştığı yerlerde yaklaşıyor; birkaç adım ötede yeniden uzaklaşıyordu.
Kapılar kapalıydı ama köy boş görünmüyordu. Sanki hayat içeriye alınmış, dışarıda onun sıcaklığı kalmıştı.
Topuk seslerim sokakta benden birkaç adım daha ileri gidiyor gibiydi. Bir köşeyi dönmeden önce arkasını merak ettim. Gündüz manzaranın parçası olan yol, gece yalnızca bulunduğum kadarını gösteriyordu. İlerisini görmek için birkaç adım daha atmam gerekiyordu.
Her şeyi önceden bilmeden, karanlıkla ve kendi sesimle birlikte yürümek hoşuma gitti o gece.
Beyaz şapkamla çekilmiş fotoğrafıma baktığımda da o hissi hâlâ kalbimde hatırlıyorum. Yüzlerce yıllık binaların arasında, benim son derece güncel kıyafet kararım. Tarihin böyle küçük tutarsızlıklara yer vermesini de seviyorum bazen.

O gece hiçbir şey yönetmiyordum. Kendimi köyün dinginliğine teslim etmiştim. Bir malzemeyi seçmiyor, bir ayrıntıyı çözmüyor, ertesi günün sırasını kurmuyordum. İçimde sürekli benden önde giden tarafım, bir süreliğine de olsa benimle aynı hızda yürüyordu.
Sabah beni kuşlar uyandırdı.
Öylesine kalabalık, birbirine karışan bir koroydu ki sanki bütün bahçe aynı anda söyleyecek bir şey bulmuştu. Biri bitirmeden diğeri başlıyor, aradan incecik bir ses yükseliyor, uzaklardan başka biri karşılık veriyordu. Gözlerimi açmadan dinledim. Dünyanın, ben güne başlamadan çok önce kendi sevincine başlamış olması içimi hafifletti.
Perdelerin arasından giren ışıkla oda da yeniden başka bir hâl aldı. Gece ağırlaşan yüzeyler hafifledi. Dışarıdaki yeşil, içerideki ahşapla konuşmaya başladı.
Yatağın içinde birkaç dakika daha kaldım. Kuşların korosunda eksik bir ses değildim. Katılmam, yetişmem, herhangi bir şey yapmam gerekmiyordu. Sadece dinlemek de o sabahın içinde var olmam için yeterliydi.
Ben oradsn ayrılmadan önce yağan yağmur unutulmaz bir veda sahnesi gibiydi.
İnce, usul usul bir yağmur değildi. Havuzu bir anda sayısız küçük sıçrayışla dolduruyor, şiddeti suyun yüzeyinin yerinden oynamasına sebep oluyordu. Damlaların açtığı her halka, tamamlanamadan bir başkasına karışıyordu. Ağaçların sınırları yağışın içinde gittikçe yumuşadı; uzaktaki yeşil, sanki henüz kurumamış bir resmin içine çekildi.
Bakarken, birkaç gündür ayrıntılarını seçtiğim manzaranın bu kez kendini yağmurla birlikte dağıtmasına izin verdim.
Il Borro’nun içimde kalan sessizliğinin bu kadar gürültülü bir yağmurla tamamlanması hoşuma gitti. Buranın sakinliği, hiçbir şeyin hareket etmemesinden gelmiyormuş. Havuzun yüzeyi parçalanıyor, gökyüzü bütün ağırlığıyla yere iniyor, hayat yine kendi yerinde devam ediyordu.
Ben ayrılmaya hazırlanıyordum. Burası ise benim vedama göre davranmak zorunda değildi.
Bu da, tuhaf biçimde, beni buraya biraz daha bağladı.
Yağmuru izlerken topladığım bütün küçük anların aynı yerde birleştiğini fark ettim: Eski taş binanın duvarı, anlamını bilmeden baktığım yazı, bisikletin üzerinde yüzüme değen hava, asma yapraklarının küçük taşkınlıkları, atların benden bağımsız dikkati, mahzenin loş derinliği, uzayan sofra, gece önümün yalnızca birkaç adımını gösteren sokak, sabah ben uyanmadan başlayan hayat…
Hepsinde bana iyi gelen bir alan vardı. Bir şey eklememin, açıklamamın, tamamlamamın gerekmediği bir alandı bunlar içimdeki.
Demir kapıya doğru bu kez ters yönde ilerlerken selviler yine yolun iki yanında duruyordu. Geldiğimde bakışımı binaya taşıyan o ince yol, şimdi beni kendi hayatıma geri götürüyordu.
Yanımda benimle birlikte eve dönen bir sakinlik vardı; ama yalnızca güzel bir yerde dinlenmiş olmanın sakinliği değildi bu. Kendime daha az müdahale ederek de iyi hissedebileceğimi görmüştüm orada. Merakımla, iştahımla, yavaşlığımla, henüz cevabını bulamadığım sorularımla hayatımın içinde olduğum gibi yer kaplayabilirdim.
Kalbimde en çok, o eski taş binanın duvarı kaldı. Ona bakan herkesin başka bir anlam bulabildiği, bakışlar çekildiğinde de kıymetinden hiçbir şey eksilmeyen o yüzey.
Il Borro’dan ayrılırken hayatıma ne ekleyeceğimi düşünmüyordum.
İlk kez, içinden kendimi ne kadar sık eksilttiğimi fark ediyordum.
Ve eve, artık kendimi de götürmek istiyordum.
— Gülen
